Bireysel Vicdan ve Mutlak İtaat: Farklı Yollar, Ortak Bir Sonuç

Bireysel Vicdan ve Mutlak İtaat: Farklı Yollar, Ortak Bir Sonuç

En büyük felaketlerin yaşanabilmesi için,

ya insan başkalarının acısına karşı tamamen duyarsız olmalı,

ya da bir düşünceyi, inancı veya ideolojiyi sorgusuz ve mutlak biçimde kabul etmelidir.

Giriş

İnsanlık tarihi göstermektedir ki, büyük insani felaketler her zaman bireysel nefretin veya kişisel kötülüğün sonucu değildir. Pek çok durumda bu trajediler, bireysel ahlaki yargının zayıflatıldığı ya da ortadan kaldırıldığı zihinsel, toplumsal ve psikolojik yapılar içinde ortaya çıkmıştır. Bu metin, görünüşte farklı olan fakat pratikte aynı sonuca ulaşan iki ayrı yolu incelemektedir: bireysel ahlaki sorumluluğun askıya alınması.

Ahlaki Duyarsızlık

Bu yelpazenin bir ucunda, başkalarının acısına karşı ahlaki hassasiyetini yitirmiş bireyler yer alır. Bu durumda insanlar, hak ve onura sahip varlıklar olarak değil, hedeflere ulaşmak için kullanılan araçlar olarak görülür. Şiddet, ahlaki bir sorun olarak değil, işlevsel bir araç olarak algılanır. Kararlar empatiye değil, çıkar, güç ve fayda hesaplarına dayanır.

Mutlak Ahlaki İtaat

Diğer uçta ise bireysel ahlaki yargısını dışsal bir otoriteye devreden insanlar bulunur. Bu otorite bir düşünce sistemi, bir siyasi ideoloji, bir güç yapısı ya da kutsal kabul edilen bir inanç olabilir. Bu durumda kişi, “doğru–yanlış” ayrımını kendisi yapmak yerine, verilen talimatları uygulamayı görev olarak görür. Zararlı davranışlar hata olarak değil, görev ya da sorumluluk olarak tanımlanır.

Ortak Nokta

Bu iki yol arasında görünürde ciddi farklar olsa da, ortak zemin açıktır:

Bireysel vicdanın devre dışı bırakılması ve kişisel ahlaki sorumluluğun ortadan kalkması.

Birinde vicdan zayıflamış ya da kaybolmuştur.

Diğerinde ise vicdan, dışsal bir otoriteye devredilmiştir.

Her iki durumda da birey, eylemlerinin insani sonuçlarından kendisini doğrudan sorumlu hissetmez.

Sonuç

Tarihteki büyük şiddet ve felaketler çoğu zaman bireysel öfkenin değil, insanın ya içten boşaldığı ya da içten susturulduğu yapıların ürünüdür.

Ya ahlaki duyarlılık yok olmuştur,

ya da ahlaki yargı başkasına devredilmiştir.

Her iki durumda da insan, bağımsız bir ahlaki özne olmaktan çıkar ve yalnızca bir uygulayıcıya dönüşür.

Bu dönüşüm ise büyük insani trajedilerin zeminini oluşturur.

Add a Comment